31 Temmuz 2008
23 Temmuz 2008
ain't no cure
“otuz buçuk, içinde yaşadığın kendine, evine, işyerine, patronuna, mahallene, muhtarına, köyüne, kasabana, şehrine, ülkene, geleneklerine, geçmişine, alışkanlıklarına, tuttuğun takıma, sevdiğine, sevildiğine, sahip olunduğunu ve olduğunu sandığın herşeyine, vesairine ait olmadığını anlamak için çok geç, çok şaka. keşke daha önce gelseydiniz veya otuz buçuk yıl önce hiç gelmeseydiniz yahut çok arabesk bir şarkıdaki serzeniş gibi keşke bir yalan olsaydınız. bu vakitten sonra geçmişinizi değiştiremiyor olmamız bir yana çok tatminkar görünmeyen geleceğiniz için de bir şey yapamıyoruz. mamafih dışarı çıkın ve sizin için yazılan hayatı yaşamaya devam edin. filhakika bunun dışında bir seçeneğiniz yok ve olacağına dair ümidiniz de olmasın”.
19 Temmuz 2008
proviously on how i met your mother
robin: sanırım zeytin teorini seviyorum
ted: sanırım yeni fransız kornonu seviyorum
robin: sanırım burnunu seviyorum
ted: sanırım sana aşık oldum
ted’in bu beklenmedik çıkışından sonra robin’le ve ışıkçısından malzemecisine kadar how i met your mother kadrosundaki herkesle birlikte yerküredeki altı milyarı aşkın dünyalı da o an işi gücü ya da neyle ilgileniyorlarsa bırakıp aynı tepkiyi gösterecekmiş gibiydi;
ne?!?!?!?!?!
ne?!?!?!?!?!
ne?!?!?!?!?!
yakın dönemde ted ve robin arasındaki diyalogla birebir örtüşmese bile benzer bir deneyimi yaşamama rağmen bunda bu kadar büyütecek ne olduğunu anlamadım. belki tek mesele henüz tanıştığı birine malum kelimeleri söylemenin ne kadar inandırıcı, ne kadar samimi olabileceğidir ama bu da böylesine bir tepkiyi kesinlikle haketmiyor.
ilk bölümden sonra karakter tahliline gelelim. robin ve ted’i esas çocuklar olarak ayrı bir yere koyarsak –ki ilk bölümde nasıl birer karakter olabileceklerine dair çok fazla ipucu veremediler-
barney, çok başarılı, çok gerçekçi bir tipleme. seinfeld’daki george costanza’nın yerine barney’i koy sırıtmayacağına eminim. erkeklerin ağırlıkta olduğu her arkadaş grubunda barney ayarında tipler bulmak çok zor değil ve ağzından eksik olmayan laf salatasına, dar suit’inden fırlayacakmış gibi duran aşırı güvenine rağmen gerçekte ve içinde başarısız olmaya mahkum biri gibi görünüyor. lilly nam-ı diğer 'sevimli surat'ın seksapeli, çekiciliği yok. ama yine de marshall gibi sıradan bir adamda ne bulduğunu anlamıyorum. marshall ise diziye sadece uzun boy ve yakışıklı kontenjanından girmiş gibi çok sıradan duruyor.
how i met your mother ile ilgili ilk izlenimlerimizi ve ilk bölümü aşağıdaki ilgi çekici diyalogla bitirelim.
-ted, henüz o gece tanıştığı robin'e 'seni seviyorum' demenin cezasını kapının önüne konarak ödediği sırada-
ted: bu hikayeyi arkadaşlarına anlattığında ‘psikopat’ kelimesinden kaçınır mısın? ‘ekzantrik’ kelimesini tercih ederim.
robin: iyi geceler ‘psikopat’
ted: 'harika'
ted: peki f trenine nasıl ulaşabilirim?
robin: iki blok bu yolu takip et ve sağa dön.
ted: biliyor musun bekarlıktan sıkıldım. bunda iyi değilim. bak... henüz tanıştığın birine onu sevdiğini söyleyemezsin. fakat bunu yapamaman çok kötü. sana bir şey anlatacağım. eğer bir kadın, sen değil, hayali bir kadın benimle birlikte bütün bunları aşabilirse çok iyi bir koca olacağıma inanıyorum. çünkü, bu benim iyi olabileceğim bir şey. onu güldürmek ve iyi bir baba olmak gibi şeyler. ve onun beş hayali köpeğini gezintiye çıkarmak... iyi öpüşmek...
robin: herkes iyi öpüştüğünü düşünür.
ted: benim referanslarım var.
robin: iyi geceler ted.
30 Haziran 2008
yirmibişey
demlik demlik çay içmek mi sen mi diye soruyor. evet ben. yirmibişey olduğumuz bizamanlar. romantik osuruktan asi gençlerken. nilüfer'den önce rafet el roman'dan sonra yorum söylüyor; adı yasak bi çiçektir dağlarda.
çaylar radyasyonsuz, hayalimizdeki kadınlar gibi ince belli, tavşan kanı, bi çekişte hüüüp. istanbul'un kıyılarına vuralı henüz çok yeni, kadınlarınsa kıyısına yanaşmak üzereyiz keşiften keşife koşmayı umarak oysa hep mahkumiyetten mahkumiyete.
daha sevmek nedir bilmediğimiz ve bu yüzden daha sevmekten korkmadığımız bizamanlar. bi cenazeye ya da bi düğüne ithaf edilmiş çelenklerden kopardığımız kırmızı gülleri henüz kadınlığa terfi etmemiş bi kadına ellerimiz titreyerek vermek üzere koparıp
ama nedense ya yakamızda ya masamızdaki boş bi limonlu soda şişesinde kuruttuğumuz bizamanlar;
>
>çünkü o gece çiçekler kimin için diye sorduğumda
>verdiğiniz cevabı tam olarak hatırlamıyorum. Çünkü
>cevabını duymak istememiştim. Çiçeğin gideceği kişiyi
>kıskanmıştım biraz.
>
25 Haziran 2008
bu nasıl bir bakış ki dünyaya intiharla
öyle ya kim sevişirdi acıları olmasa
kim bakardı uzağa köpekleri saymazsam
-edip burada sizi seziyor-
öğle molasında ekmek teknesinin küçükyalı, adalar, boğaz manzaralı terasında yere yaklaşık yüzseksen derece paralel dikilmiş, gözlerimin seçebileceği en uzak noktayı arar gibi bakarken cansever’in uzaklara bakmanın köpekler ve acı çekenler için olduğunu anlattığı phoenix’i gayri-ihtiyari köpeklerle insanlar arasındaki bazı ortak davranışları da hatırlatıyor.
amaçsızca uzaklara bakarken de,
dili dışarıda kuyruğu sağa sola yalpa gözleri sürekli sahibinin gözlerinde iyelik belirten bakışlar ararken de
fark göremiyorum ya sen?
fark göremiyorum ya sen?
24 Haziran 2008
>kemal'in yeri
>From:
>To:
>Subject: Kemal'in Yeri
>Date: Sat, 16 Feb 2002 02:32:21 -0800 (PST)
>Neredeyse yazdan kalma sıcak bir günün akşamında
>EDOK'tan selamlar.
>
> Neden hala bot bağlamadan önceki hayatımdan hayal
>meyal hatırladığım nadir anlardan biri Kemalin
>yeri'nde oturup çay içtiğimiz ve sonra da xxx bey
>ve xxx hanımla (bkz. **** kargo) karşılaştığımız
>anlar bilmiyorum ki! Yoksa "kemalin yeri"ndeki çaylar
>şu ana kadar içtiğim en harika çaylar mıydı? veya orda
>oturup çay içerken karşımda duran adalar-marmara
>denizinden ibaret manzarası, o ana kadar gördüğüm en
>ilham verici, en unutulmaz görüntüler miydi?
>
> Belki de kemalin yeri veya mephisto kitabevi
>veyahutta kanlıca iskelesinin hemen yanındaki; önünden
>boğaz seferleri yapan veya şehir hatlarına ait
>vapurların geçtiği, tahta sandalyelerde oturup demlik
>demlik çay içip, öğle istirahatlerini geçiştirdiğimiz
>lokanta, bana bot bağlamadan önce de bir hayatım
>olduğunu anımsattığı için mi unutmak istemiyorum?
>onları hayal meyal hatırlamasam gözlerimi burada
>açtığımı ve yine burda kapatacağımı düşüneceğim
>neredeyse.
>
> Beni burada başı ve sonu belli olmayan ve sürekli
>içine çeken bir girdaba sürüklenmekten kurtardığı için
>yeditepeli kentin sokaklarına karşı bir borcum var
>sanıyorum. ve sırtımdaki yeşil-kahverengi tonların
>hakim olduğu takım elbiseyi çıkarıp, kendi kişiliğimi
>giyindikten sonraki günlerde bu borcu ödemek için
>oralarda olacağım.
>
beş buçuk yıl önce, üzerime hiç bir zaman yakıştıramadığım üniformaları çıkarmaya iki ay kala ankara'dan istanbul'daki arkadaşlarıma yazmışım. can sıkıntısından eski e-posta'ları okurken karşıma çıktı. tuşlama, noktalama, gramer hatalarına dokunmadım. okurken başka birinin yazdığını düşündürecek kadar uzun zaman geçmiş aradan. yazının kurgusundaki, bağlantılarındaki acemilik rahatlıkla seziliyor. aynı yazıyı bugün yazmak isteseydim çok daha farklı olurdu muhtemelen. seneler önce yazdığın çizdiğin karaladığın bir şeye bakarken başka biri yazmış gibi kendine dışarıdan bakabilmen, seneler önceki kendine böylesi bir flash-back'le geri dönebilmen. zamanda yolculuğun mümkün olduğu anlardan biri. açıkçası bu yazıyı -elbette çok harika bir edebi metin olmamakla birlikte- o sıralar yazmakla, okumakla çok alakası olmayan biri olarak yazdığıma inanasım gelmiyor.
yazıda anlatılan yerlere gelince;
aradan geçen sekiz seneden sonra kemalin yeri'de diğer yerler gibi çok değişti. küçük kendi halinde bir yer olmaktan çıkıp kadıköy moda sosyetesinin uğrak yerlerinden biri oldu. öyle ki bir pazar öğleden sonra içeri girebilmek için kapının önünde onbeş yirmi dakika beklemek gerekebiliyor. mephisto'ya gitmeyeli de yıllar oluyor. şimdi istiklal'deki birbirine benzer onlarca cafe'den çok farklı değil benim nazarımda. kanlıca'ya gidip yoğurt, beykoz'da, çengelköy'de balık yemeyeli uzun zaman oldu ama eminim oralar hala güzeldir.
23 Haziran 2008
mithat brokenheart
dibe düşmenin dip noktası varsa bugün o gün. dün de öyleydi sanki ondan önceki gün de ondan önceki gün de ondan önceki gün de ondan önceki gün de.
otuzlarda insanı dibe çeken bir şeyler mi var yoksa bana mı öyle geliyor sevgili hayat? ya sen ne dersin sylvia?
canım insanlarım bugün dibe düşmenin dip noktasından bildirdim ben mithat brokenheart. beni zzzzzzzzlemeye devam edin.
22 Haziran 2008
ey hayat kayır beni bayıra karşı yatır beni tırmala beni kaşı beni
hababam sınıfındaki inek, mahmut hocaya sınıf arkadaşlarının arasına karışabilmek, onlarca benimsenmek için kopya çekmek zorunda kaldığını söyleyince benzer bir anlaşmayı kendimle geri kalan herşey arasında yapmak konusunda esinleniyorum. her şey hayat beni de kayırsın, sağ kolu, sol kolu yapsın, -kirli temiz farketmez- emellerine alet etsin, hüüp diye içine çeksin diye.
kopya çekmek, oynamak, ruhumu satılığa çıkarmak dahil her türlü seçeneğe açığım. istekliler şu numaraya numara çeksin, meyilliler meyil göndersin, şüphesi olanlar bizzat gelsin.
20 Haziran 2008
forwardla gör bak neler olacak
bir gün herkes onbeş dakikalığına meşhur olacak diyen andy warhol'un kehaneti kehanet olmaktan çıkalı çok oluyor ama bu ülkenin networklerinde kendine yeni yeni yer bulmakta.
biryerlerdentanıdık style zeka facebook'un da bookunu çıkarıyor, bir forward ömrü kadar belki de daha fazla hayat bulabiliyor kendine -eli kulağında şöhret budalası girişimcilere göz kırp-
sonra ne mi oluyor? parıldayan gözlükleri, takribi bir haftalık kirli sakalları, istememyancebimekoyvari cool pozlarıyla algı kapılarımızdan içeri girip günümüzün içine ediyorlar. forwardla gör bak neler olacak? neler olacak? ebenina mı olacak?
10 Haziran 2008
iyinin ve kötünün ötesinde
lost’un bir bölümünde sözde iyi adam’ı oynayan jack, sözde kötü adamı oynayan benjamin’i dış dünyayla bağlantı kurabileceklerine dair söylediklerinde yalan söylemekle itham edince benjamin linus’tan hayalkırıklığına uğramış bir adamın yüz ifadesiyle şaşırtan bir karşılık geliyor;
“jack, you break my heart”
ben’in bu tepkisine şaşkınlığımın uzun sürdüğünü hatırlıyorum çünkü tüm o bilindik klişeler ‘sözde’ kötü adamları duygusuz, ruhsuz , kalpsiz karakterler olarak yazıyor, çiziyor, betimliyor. buna göre benjamin gibi bir adamın kırılacak bir kalbi yoktur. öyleyse ben’in yalancı olmakla itham edilmeyi takmaması gerekiyordu.
coen kardeşlerin cormac mc carthy’nin romanından uyarladıkları ‘no country for old men’inde xavier bardem’in canlandırdığı anton chigurh da kafa karıştırmak için yeteri kadar ‘iyi’ bir karakterdi. klasik seri katillerden farklı olarak bu prensip sahibi ‘kötü’ adamımız kendi koyduğu kurallara sıkıca bağlı olması ve adalet terazisini kendince dengede tutma yöntemiyle şimdiye kadar karşılaştığımız ‘sözde’ kötü karakterlerden farkını belli ediyor.
müstakbel kurbanlarına verdiği, cebinden çıkarıp havaya fırlatacağı bozuk paranın yazı mı tu(ğ)ra olduğunu bilmelerini istediği son şansla seri katillerin tanrı rolüne soyunma heveslerini anımsatsa da chigurh doğru tahminle karşılaştığında oyunbozanlık yapmayıp bağışlayıcılığını sergiliyor. kırılan koluna tampon yapmak için gömleğini istediği çocuklara gömleğin bedelini fazlasıyla ödemek istemesi paçalarından kötülük saçılan bilindik ‘kötü’ karakterlerden çok farklı değil mi?
iyi ve kötünün sınırlarının çok belirgin kalın çizgilerle çizildiği romanların, ders kitaplarının, toplumun, hollywood’un, yeşilçamın, beyazcam’ın yarattığı iyi ve kötü arasındaki o belirgin farkın yavaş yavaş ortadan kalkması, belirsizleşmesi, –tıpkı gerçek dünyada olduğu üzere- daha gerçekçi profiller çizmesi adına sevindirici çünkü karakterlerin birer melek ya da şeytan olarak tasvir edilmeyeceği bir kurmaca dünyası ne kadar da kurmaca olsa gerçek hayata daha yakın duracak. ne iyiliğin ne de kötülüğün sanıldığı gibi bir yerlerde başlayıp bir yerlerde biten sınırları yok; pekala tek bir vücutta sürekli bir mücadele halinde birbirini dengelemeye çalışıyor, zamana, duruma, olanaklara bağlı olarak terazinin bir tarafı diğerine baskın çıkıyor olabilir.
iyi-kötü, siyah-beyaz, evet-hayır, bir-sıfır olmak zorunda değil. yıllar önce okuduğum bir yazının sonunda dediği gibi yazarın; gri güzel bir renktir.
03 Haziran 2008
çırpındıkça batıyorsun
kadıköy’ün biraz dışındaki bir havuzda seneler seneler evvel üç-dört yaşlarındaki bir çocuğun büyüttüğü su korkusunu yenmeye çalışıyorum. ilk dersimiz. hocamız havuzun iki buçuk metre derinliğinde olduğunu söylüyor. öyleyse babamın beni ilk kez suyla tanıştırmak için kollarımdan tutup fırlattığı kulleteyn’den daha derin değil. ama zaten boyu geçtikten sonra ister iki metre ister on metre olsun farketmezmiş.
suyla ilk temasım çok başarılı değil. dibe batmamaya, su yüzeyinde kalmaya çalıştıkça çırpınıyor, çırpındıkça dibe doğru batıyorum. can havliyle kulvar ipini tutarak kendimi yukarı doğru çektiğimde en az yarım litre de klorlu su yutmuş olmalıyım.
hocamız korkup panik yaptığım için su üzerinde duramadığımı söylüyor. ona göre kendimi rahat bıraktıktan sonra istesem de batamazmışım. dediğini yapıyorum; nefesimi tutup kendimi bırakıyorum ve bu bir mucize. artık, syrakusai’lı arşimet’ten binlerce yıl sonra suyun kaldırma kuvvetini yeniden keşfedenlerden biri de benim.
ilk ders bitiyor. dışarı çıkıp eve doğru yürüyorum. the smiths’in, there is a light that never goes out’una eşlik ederken bir yandan da az önceki su üzerinde kalma deneyimiyle hayatta kalma deneyimi arasında kurduğum benzerliği düşünüyordum. bazılarımızın hayatı da aslında böyleydi; çırpındıkça batıyorduk.
28 Mayıs 2008
run forrest run
geçmişi değiştiremeyeceğini biliyorsun, şimdi için çabalıyorsun ve gelecekte seni bekleyen sondan da belki bir ihtimal kaçarak arkana bakmadan arkanda bırakmayı.
mesela bir cuma sabahı hiç hesapsız şehrin şehirlerarası otobüs terminaline gidip nereye gittiğine bakmadan gözüne kestirdiğin ilk otobüse binip birkaç gün sonra geri döndüğünde seni bekleyen geleceği arkanda bırakmış olmayı umarak.
biraz da kendinden kaçıyorsun çünkü kendinden kaçmak, her şeyden kaçmanın uç noktasıdır. korkularınla, hayal kırıklıklarınla, boy aynasında gerçeklerinle yüzleşmekten kaçmaktır.
ama kaçamıyorsun.
çünkü nereye gidersen git kafanın içindeki sınırları aşamıyorsun. ayaklarının uzanabildiği her toprak parçası, yerdeki, gökteki mavilik, kafanı çevreleyen sınırlardan daha geniş, daha uzak değil. hiçbir yere gidememiş olarak geri dönüyor, yoluna yürüyerek devam ediyor ve kaçmayı denediğin geleceği bekliyorsun; bir başka cuma sabahı beklenmedik planlanmadık bir diyalogu, bir çarpışma anını;
crash.
12 Mayıs 2008
winners are simply willing to do what losers won't

yazının başlığı how to be a loser’da olabilirdi, winners rule’da. bu, ne tarafta durduğuna bağlı. aynı zamanda ne tarafta durmak istemediğine.
-durdurabilecek misin
+hayır
-ne yapıyoruz? ne yapacağımızı söyle
+sana vurmasına izin ver
‘bazen yapabileceğin hiç bir şey yoktur’ diye devam ediyor million dollar baby’nin anlatıcısı. narrator haklı; bazen rezil hayatının sana vurmasına izin vermenden başka seçeneğin yok. böyle olmayabilirdi, kuralları biliyordun, how to be a winner başlıklı klavuzların peşine takılabilirdin vs. vs. vs.
ama o şekilde kazanmak istemiyordun; “sana vurmasına izin ver”
galiba şimdiye kadar hep yaptığın buydu. başkalarının kurallarıyla bir winner olmaktansa kendi kurallarınla loser olmak.
“yara çok derin, kemiğe dayanmış olabilir. bir damarın parçalanmış olabilir ya da kan yeterince pıhtılaşmamış olabilir. etin değişik katmanlarında her tür kombinasyona rastlanır. franky de bunların her birinin nasıl çalıştığını bilirdi”
bu işleri franky kadar iyi bilmiyorsun ama hala hayattasın ve meydan okuyorsun;
“fuck you”
05 Mayıs 2008
plaza insanı rapsodisi
written by anselmo
music morrissey
cast ben sen figüranlar kahvesinden beyaz yakalı gömlek tayyör giydirilmiş birkaç figüran
atıyorum mesela ben kulağımda bir gigabytelık mp3 çalardan akan müzik asansör bekliyorum suratım bir karış nasıl olmasın ki haftanın başı olduğu yetmiyormuş gibi yarı güneşli yarı bulutlu havada güneş gözlüğüyle kendisini sollayan ve sollamayı deneyen her sürücünün arkasından küfür savuran ve açık pencereden esen rüzgar eşliğinde gömleğinin açık düğmelerinden fışkıran kıllarla dans eden gümüş kaplama ayyıldızlı kolye takmış takıştırmış bir minibüs şoförüyle güne başlamışım ve dahi galatasaray'ın eli kupaya uzandı uzanacak bekliyorum suratım bir karış nasıl olmasın ki
neyse asansör geliyor ıslığı andıran bir sesle kapısını açıyor bir kaç yabancıyla biniyoruz her birimiz birer düğmeye basıyoruz kapı kapandı kapanacak çıkacağız son anda yetişiyorsun at kuyruğu saçların yüzünün üçte birini kaplayan güneş gözlüklerinle
günaydın dediğini dudaklarının çizdiği rotadan anlayıp dudaklarımdan çıkanı duymaz bir şekilde karşılık veriyorum
-günaydın
-ne dinliyorsun
neyse ki henüz kısa cümleler kuruyorsun dudak okuma uzmanlığı gerektirmeyen
-you have killed me let me kiss you the more you ignore me the closer i get çalacak sırayla senin için sakıncası yoksa
/tabi ki hala ağzından çıkanı kulağı duymuyor plaza insanımızın yoksa bu -sözüm ona- şakanın altındaki gerçeğin yüzeye bu denli yaklaşıp görünür olmasına cesaret edebilir miydi işte bundan ne kendisi ne de asansördeki beyaz yakalı diğer plaza insanları emin değildi senaryonun bundan sonrasında neler olup bittiğini kimse bilmiyor henüz bir yürek burkan hikayemizin daha ortasında kalakalıyoruz noktasız virgülsüz/


